Habercilikte Yeni Çizgi

Suriye Gelecek Partisi PKK’nin devamı mı?

Suriye’de kurulan ABD destekli yeni parti, SDG’nin siyasi kanadı olarak algılandı. ABD bu hamleyle neyi amaçlıyor, partinin ılımlı mesajları ve Türkiye’nin tavrı nasıl okunmalı? Uzmanlar DW Türkçe’ye değerlendirdi.

Rakka kentinde kuruluşu ilan edilen Suriye Gelecek Partisi (SGP), ABD öncülüğünde oluşturulan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) siyasi kanadı olarak değerlendiriliyor. Partide PYD/YPG’li grupların yanı sıra Arap, Türkmen ve Süryaniler de yer alıyor. Kuruluş kongresinde alınan kararlarda ise “komşularla iyi ilişkiler”, “Suriye’nin birliği” ve “tüm bölücü projelerin reddedilmesi” gibi ilkeler öne çıkıyor.

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Güvenlik Araştırmaları Direktörü Murat Yeşiltaş, yeni kurulan partinin ABD’nin Türkiye’nin PKK konusundaki endişelerini teskin etmeye yönelik girişimlerinin bir devamı olduğu görüşünde. Son aylarda “ABD’nin Suriye’de Türkiye’deki HDP örneğine benzer bir yapı oluşturmaya çalıştığı” yönünde tartışmalar yaşandığına dikkat çeken Yeşiltaş, “Partinin ayrılıkçı bir ajandası yok, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyor, özyönetim gibi, kanton gibi PKK’yi çağrıştıran, PKK’nin Marksist diliyle eşleşen söylemden biraz uzaklaşmış, onun yerine desentralizasyon gibi bir ilke koymuş” diyor.

ABD “kandırmaya” mı çalışıyor?

Suriye Gelecek Partisi’nin kuruluşu Türk basınına “PKK yeni parti kurdu” başlıklarıyla yansıdı, Başbakan Binali Yıldırım, “Türkiye’nin isim değişiklikleriyle kandırılamayacağı” mesajı verdi.Ancak uzmanlara göre yeni parti, Fırat’ın doğusuna yönelik ABD ile yürütülen müzakerelerle ve Suriye’nin kuzeyinin geleceğine yönelik planlarla doğrudan ilintili.

Alman Bilim ve Politika Vakfı’nın konuk araştırmacılarından Dr. Arzu Yılmaz, “Bu partinin kuruluşunun zamanlaması bize şunu gösteriyor ki, Amerika Suriye sahasında kendi çıkarları için gerekli olan Türk ve Kürt işbirliğini tesis etmenin yollarını arıyor” değerlendirmesinde bulunuyor. PKK’nin Sincar’dan çekilmesini de bu bağlamda değerlendiren Yılmaz, “Irak sahasında belirleyici güç ABD’dir. Ben PKK’nin Şengal’den (Sincar) sürpriz bir şekilde çekilmesinin, tam da Menbiç konusunda müzakereler yürütülürken ABD’nin Türkiye’ye karşı elini güçlendirmek için atılmış bir adım olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin Menbiç üzerindeki baskısını azaltmak gibi bir taktik uygulandığı izlenimi ediniyorum” diyor.

“YPG ve SDG bölgeleri birleşmiş olacak”

Yılmaz, yeni partinin YPG’nin doğrudan kontrolündeki bölgelerle SDG hakimiyetindeki coğrafyayı birleştirme gibi bir işlevinin de olacağına dikkat çekiyor. PYD’nin mevcut haliyle Cenevre ve Astana’da Suriye’nin geleceğiyle ilgili süreçlere kabul edilmediğine işaret eden Yılmaz, “Bu oluşumla birlikte PYD’nin de dahil olduğu Suriye Gelecek Partisi’nin bundan sonra Suriye’nin geleceğine ilişkin masada bulunmasının yolunun açıldığı söylenebilir” diyor.

Ancak bu senaryoların gerçekleşebilmesi, Türkiye ile ABD’nin Menbiç konusunda uzlaşabilmesine bağlı. Peki Ankara-Washington hattındaki görüşmeler ne durumda? Türkiye neyi hedefliyor? ABD’nin amacı ne?

Kuzey Suriye’de PKK’siz model

SETA Güvenlik Araştırmaları Direktörü Doç. Dr. Murat Yeşiltaş, Menbiç’te ABD ile varılacak bir anlaşmanın hedefinin, yönetim ve güvenliği birlikte sağlamak ve PKK’nin olmadığı bir kuzey Suriye modeli oluşturmak olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “O model oluşursa PKK’nin, YPG’nin askeri olarak var olmadığı ama siyasal olarak bazı mekanizmalarda yer alabileceği bir durumdan bahsediyoruz. Yeni partinin zamanlaması da bu bağlamda değerlendirilebilir.”

YPG içinde PKK’ye mesafeli yaklaşmaya başlayan bir kanat oluştuğuna dikkat çeken Yeşiltaş, “PKK ile çalışıyor olsalar da bazı YPG’lilerin artık PKK’nin çok hegemonik bir pozisyona ulaşması, herşeyin Kandil’den belirleniyor olması konusunda rahatsızlıklarının olduğunu biliyoruz. Afrin meselesinde bunu gördük. Özellikle operasyonun sona yaklaştığı dönemde. Kandil “Sonuna kadar savaşacaksınız” dedi. YPG’nin içinde “Bizi rahat bırakın. Şehri boşaltın. Biz burada evlerimizde, bulunduğumuz yerde güvenlik içinde yaşamak istiyoruz” diyen bir kesim oldu. Dolayısıyla bu yeni parti aracılığıyla Suriye’de natürel bir parti olma, ama PKK’den biraz da mesafeyi koruma, uzaklaştırma gibi bir hedef olduğu anlaşılıyor” diyor.

Türkiye’nin şartı: 2012 statükosuna dönüş

Peki ABD’nin Fırat’ın doğusunda Türkiye ve Kürtleri işbirliğine yöneltme girişimi Ankara’da kabul görür mü? Murat Yeşiltaş, Türkiye’nin şu an güvenlik eksenli bir tabloyla karşı karşıya olduğuna dikkat çekerek “Türkiye güvenlik problemini ortadan kaldırmadan, PKK’ye ilişkin girişilen hiçbir projeye önceden kredi vermek istemiyor. Yani PKK meselesi hallolur, Suriye meselesi özellikle Fırat’ın doğusunda PKK bağlamında ortadan kalkmış olur, 2011-2012’deki statüye geri dönülür, o zaman Türkiye bu tür oluşumlara ilişkin yeni bir perspektif benimseyebilir. 2012’deki statükoya dönmek çok çok önemli. Yani Suriye sahasında PKK’nin silahlı olarak kontrol ettiği bir alanın yer almadığı bir statükoya dönülebilirse bu opsiyonu Türkiye yeniden konuşabilir” değerlendirmesinde bulunuyor.

Akademisyen Arzu Yılmaz ise Rusya faktörüne ve Türkiye’nin Rusya ile işbirliği sayesinde elde ettiği kazanımlara dikkat çekiyor. Irak ve özellikle Suriye’de Türk-Kürt işbirliğinin ABD’nin çıkarları açısından en uygun senaryo olduğunu belirten Yılmaz, “Ama şu çok açık ki, Türkiye Rusya’yla işbirliği yaptığı ölçüde Suriye sahasında çok ciddi askeri kazanımlar elde edebilirken ABD’nin önerdiği bir siyasi işbirliğine pek de istekli görünmüyor. Bu, Türkiye’nin perspektifinden son derece de anlaşılır bir şey kısa vadede. Orta ve uzun vadede ise Türkiye’nin askeri olarak Suriye’nin içine doğru ilerlemesi kuşkusuz Türkiye açısından çok önemli siyasi riskler barındırıyor” diyor.

“Türkiye’nin tek hedefi Kürt koridoru değil”

Yılmaz, Türkiye’nin tek hedefinin Suriye’deki Kürtler ya da Kürt koridorunu engellemek olmadığı görüşünde. Yılmaz, “Açıkçası ben Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesini Kürtler ya da sözde bir Kürt tehdidi üzerinden gerekçelendirmesini, gerçek hedefini flulaştırmaya dönük bir taktik hamle olarak görüyorum. Türkiye çok açık ki, Suriye iç savaşı çıktığından beri Suriye sahasında bir siyasi ve toprak hak iddiası peşinde. Bunu görmezden gelemeyiz. İmralı süreciyle Kürtlerle barışarak Suriye sahasına dahil olmak gibi bir taktik tercih etmişti. Bu süreç çökünce bu sefer Kürtlerle savaşarak Suriye sahasına girme gibi bir taktik. Ama stratejide değişen bir şey yok. Türkiye’nin stratejisi çok açık ki, Suriye sahasına askeri ve siyasi bir aktör olarak müdahil olmak, müdahil olmanın ötesinde bir hak iddia etmek” görüşünü paylaşıyor.

Batı’da Türkiye’ye yönelik Neo-Osmanlıcılık eleştirilerinin 2015’teki mülteci krizi sonrasında yumuşadığına dikkat çeken Yılmaz, “Türkiye’nin Suriye’deki politikası basitçe sadece Kürtler üzerinden açıklanamayacak, daha geniş bir kontekstin konusudur. Uluslararası toplumun bunun farkında olmasına rağmen sessiz kalmasınınsa iki temel nedeni var: Biri mülteci akınının önüne geçmek ve Türkiye’nin üzerindeki yükü hafifletme ihtiyacını meşru görmek. İkincisi de Suriye’deki Sünni muhalefete bugün hala destek olan veya kucak açan tek bir bölge ülkesi kaldı, o da Türkiye. Dolayısıyla halihazırda siyasi ya da ekonomik olarak mültecilere de Suriye muhalefetine de yatırım yapmak istemeyen uluslararası toplum Türkiye’nin bu konudaki heveskar tavrını bir avantaj olarak görüyor” diyor.

© Deutsche Welle Türkçe

Diğer Haberler